11 Ekim 2020 Pazar

AYVAZ İNSAN

Yeni bir kavimden bahsediyorum. Yeni bir kavmin model insanlarından biri olmak yükünden bahsediyorum. Bu yük sadece bana ait değil. Kavmin her mensubunun bir saniye bile kopmaması gereken bir açı bu. Bir insan modeli olmaktan, bir insan modeli inşa etmekten bahsediyorum.

Nasıl olacak bu yeni insan? Nasıl yeni insan olacağız? Yeni insanın ilk akla gelen, ilk görünen, fark edilen özellikleri hangileridir?

O, ihsan sahibidir. İhsan, “yapılması gereken şeyi, yapılması gereken yer ve zamanda, yapılması gerektiği gibi yapmaktır.”

Öncelikle ibnülvakittir. Eskiler öyle der. Yeniler de dese köksüzlükten biraz daha uzaklaşmış oluruz. Batılılar carpe diem diyorlar. Anı yaşamakla ilgili. İçinde bulunduğu ânı yaşayıp, biraz ötesini bile ve geleceği umursamamak anlamı daha baskın. İbnülvakit olmak öyle bir şey değil. Vaktin çocuğu olmak. Yüksek farkındalık sahibi olmak. Arı olup bal yaparken arı olduğunun da, bal yaptığının da, balın ne işe yaradığının da farkında olmak. Disiplin sahibi olmak. Vaktin çocuğu tabirinin kuvvetlendirilmesi lazım. O yüzden "vaktin kahramanı" olmak dense yeridir.

Bahsettiğim yeni insan tipinin bir diğer özelliği de ayvazlığıdır. Yeni insan, yeni kavim mensubu yeni insan, fütüvvet ehli olan insan; ayvazdır. Ayvazlığın çok çeşidi inşa edilebilir. Ayvazlıkla bağlantılı iki önemli sıfat söyleyeyim: dakik ve müdakkik. Ahalimiz dakik kelimesini hâlâ biliyor ama müdakkik biraz geride kaldı. Dakik, zamanda keskin, yeterli, kaliteli davranış sahibi olmaktır. Müdakkiklik de bunun mekan planında karşılığıdır. Zamanda dakik, mekanda müdakkik. Formül şöyle oluşuyor: dakik artı müdakkik eşittir ayvaz. Fizik biliminin anlayışıyla ifade edelim: zaman - mekan birleşiktir. Tek bir varlıktır. Bu varlıkta, bu "eylem düzlemi"nde ayvazlık da dakik ve müdakkik sıfatlarını yaşayıp, özünde birleştirerek zaman-mekanı fethetmeyi hedefler. Sekiz köşe sembolünde ifadesini bulan anlayışa göre, karanlık tek bir köşe bırakılmamalı. Suyun ulaşmadığı, kanın ulaşmadığı tek köşe kalmamalı. Nasıl ki vücutta kan kendisine ulaşmayan yerde kangren olur, o parça çürür, vücuda sıkıntı verir; aynı şekilde her yere ulaşılmak hedeflenmeli. Bir sorunu çözerken, "Allahım kalmasın hiçbir hakikat nihan" anlayışıyla hareket edilmeli. Sekiz köşenin sembolize ettiği hem kendinde, hem ortamdaki hakimiyet anlayışı "politik iktidar" anlamında değildir. Politik iktidar ancak ikincil anlamlardan biri olabilir. Aslolan güzelleşmek ve güzelleştirmektir. Demagoji batağına düşmeden, kelimenin gerçek anlamıyla “kendi” ve “öteki” için somut adalet ölçülerinde “en iyisi”ni istemek ve hatta en iyisinden daha iyisini yapmak için bütün varlığı ile hareket halinde olmak esastır. Sekiz köşe siyasetinin insan tekindeki uygulaması, tek varlık olan zaman-mekan düzleminde zamanı dakiklikle, mekanı müdakkiklikle hayırla kontrol altına almaktır. Dakiklik ve müdakkikliğin toplamına da ayvazlık denir. Ayvazlık, hikayesini efsane Hind ülkesinin fatihi Gazneli Mahmud’un has adamı Ayvaz’dan alır. Önemli bir hedef insan streotipidir. Ayvaz’ın amacı kendini her dem yeniden inşa etmek, kendi hiyakesini kurmaktır. Ayvaz, hikayesi olandır. Asla unutulmamalı, merkezinde insanın olmadığı bir hareket başarıya ulaşamaz. Bir hareketin merkezine insanı alması da somut ölçülerle ölçülebilen, varlığı sosyal zeminde en mümkün bir modelle anlamlıdır. “İnsanı merkeze alıyoruz” deyip aslında insanlara saçmasapan bir akışın kullan at parçaları muamelesi yapan bir araya gelişler ancak “dış dünyanın” içeriyi işgal etmesine bilmeden araç olan bir araya gelişlerdir. Coğrafyamızın bir beka meselesi varsa budur: Üretimle, adaletle, akılla, verimle, eşyayla gerçek ilişki kurabilen gerçek bir insan modeli inşaıdır.

Aslında ayvazlıktan bahsettiğimizde, ayvazlık bütün olumlu özellikleri ve sıfatları içerdiği için, bütün konuyu anlatmış gibi oluyoruz ama mevzu, kitleselleşme, ahaliye ve dünyaya mâl olma planında yenidir, alan bakirdir. O yüzden üzerinde çok düşünülmesi, çok yazılıp çizilmesi, bol bol örneklenmesi, bilimsel zeminde iyi tanımlanması, sinemayla, edebiyatla, sporla, bilimle, hayatın gereken bütün alanlarında “ne olduğu”nun yaşanarak, yaşatılarak, kurumlaştırılıp, şirketleştirilip gerçekleştirilerek gösterilmesi bir toplumun varlık yokluk davasının daha ötesinde önemlidir.

Yeni insanın özelliklerinden biri de netliğidir. Netlik, aklı yetmeyene anlamayacağı şeyi söyleyip hem onu yormak hem vakit kaybetmek değildir. O kendini, yaptığını, dostunu, düşmanını tayin ve tespit ederken olağanüstü nettir. O bir işin saatini söylerken, yaptığı bir şeyden bahsederken, iletişim kurarken, soru sorarken ve cevap verirken mümkün olduğunca nettir. Örnek olarak, “nereden geliyorsun?” sorusuna “Annemin evinden geliyorum” derse bu netlikten uzaktır. Muhatabı da yormaktır. Ben nereden bileyim senin annenin evinin yerini. Veya biliyor olsam bile niye beni yoruyorsun? Semti söyle, caddeyi söyle, sokağı söyle, hatta abartmak gerekiyorsa ki genelde gerekiyor; nokta atışı koordinatlarını ver. Netlik bu abartılı örnekteki gibi bir şeydir. Netlik “modüler” anlayışla bağlantılı anlam taşır. Yani verilen cevap muhatap tarafından ima edildiğinde bile anlaşılsa, o anda yer yarılıp muhatabımızın yerine bir başka “yetkili”, “görevli” gelse konuyu tam anlasın diye net olmak zorundadır. Dünyanın en iyi uçaklarını üretmenin, dünyanın en tıkır tıkır işleyen fabrikalarını kurmanın yolu budur.

O’nun başka bir belirgin özelliği de çok okumasıdır. Hatta belli ilgi alanlarında kendine has özel, derin bilgi sahibi olmasıdır. En kötü şartlarda bile en az bir saat günlük okuma, imkanı, vakti daha müsait olanlar için 2 ila 4 saatlik rutin okuma alışkanlığı. Okumak eylemi dar anlamda okuma artı ortam okuma, örüntüleri okuma, olumlu anlamda “niyet okuma”, görünenin arkasındaki görünmezi okuma gibi bir çok yeteneğin iç içe geçmiş uygulanmasına denir. Berbat halinden her ân muzdarip olduğumuz “Tatar Çölü” yüzyıllardır okumayı ıskaladığımız için bu haldedir. Bu yokluktan aslında bütün dünya zarar görmektedir.

Yeni kavmin yeni insanı merttir. Delikanlıdır. Bu delikanlılık, mertlik kodu zayıfladığı, tozlandığı yerden çıkarılıp, cilalanıp, markalanıp bol bol tedavüle sokulmalıdır. Bir insan bir insandır. Kazanılmalı. Zararlı bir enflasyona sebep olmayacak aşırı üretim varsa, budur. Ahalinin çoğu, alışkanlıklarının bir kısmının bencil, ötekine zarar verici, asaletten uzak olduğunun farkında değil. Altkültür bu noktada fena halde ifsat edicidir. Şöyle örnekleyebilirim: Bir gencin otomobili var. Arkadaşının da otomobili var. Bazen biri ötekinin otomobilini ödünç alıyor. Otomobili ödünç alan kaza yapıyor. Arabası kaza geçiren arkadaşın altkültür babası sorun çıkarıyor. Demiyor ki: “Sen de onun arabasını alıp kaza yapabilirdin. Olur böyle şeyler.” Diyemiyor, altkültür buna pek izin vermez. İşte biz bu tavrı delikanlılıktan uzak görüyoruz. Sık verdiğim başka bir örnekte de yüz öğrenci (her biri ayrı ayrı kopya çekerek) geçer not alıyor. Geçer not almasalar o sene “sınıfta kalacaklar.” Bu çocuklar ailelerine “anne, baba ben o beni geçiren kritik notu aldığım sınavda kopya çektim” dese yüz anne – babadan kaçı “kızım, oğlum, evladım bu yaptığın yanlıştır. Ahlaksızlıktır. Delikanlılığa aykırıdır. Hemen gidiyoruz / gidiyorsun öğretmenlerine, okul yöneticilerine kopya çektiğini söylüyorsun” der? Benim bunu sorduğum öğretmenlerin, öğrencilerin çoğu yüz aileden en çok üçü beşinin böyle bir tavır geliştireceği yorumunu yaptı. Kişisel bir anket olarak kaydedeyim. Asırlarca sürmüş kıtlık, kuraklık, iç isyanlar, arka arkaya amansız ve çoğu anlamsız ölüm – kalım savaşları ahalide ancak aşırı bir travma sonrası görünen post-travmatik sendrom örüntüleri taşıyan bir altkültüre sebep olmuştur. Bu coğrafyada yapılacak herhangi bir iş, atılacak herhangi bir adımda, var olan herhangi bir hayat alanına dair yapılacak analizde hangi sorunu konuşursak konuşalım, biraz kazırsak altından işte bu travmatik altkültür çıkacaktır. Genel ortalama kendine has bir travmatik altkültürün bozuk işletim sisteminde yaşadığı için bir nesilden diğerine ciddi bir birikim aktarılamıyor. Her nesil Amerika’yı yeniden keşfediyor. Gidişat bir biteviye birbirinden, ötekinden hesap sorma, dere yatağına ilk gerçek selde yıkılacak kerpiç binalar kurma akışından ibaret. Okuma, öğrenme, bilgi tecrübe alanları arasında geçişkenlik gibi temel kodlar ya çok zayıf ya kötü kurgulanmış durumda. Alt kültürün bu külliyen delilikten ibaret olan ortamı, şartları yüzünden uzayı fethedecek bir filo kurmak şöyle dursun, ağır yağmurda bir şehrin ana caddelerini selden kurtaracak belediye düzeni kurmak bile büyük başarıdır.

Yeni insanın bir diğer özelliği de derin sabrı, devamlılığa “hasta” disiplini, fil gibi hafızasıdır. Altkültürün ortalama insanı için hayat bir “nerede tak, orada bırak” gevşekliğidir. Oysa fetâ öyle değildir. O bıkmaz, o usanmaz. O gevşemez, o vazgeçmez. Dostu da düşmanı da iyi bilir, unutmaz.

O’nun bir başka özelliği de, zekadan, akıldan, akıllı insanlardan, akıllı söz ve işlerden hoşlanmasıdır. Mazereti olmayan akılsızlığa tahammülü yoktur. Bu türden bir görmezden gelmeyi, boş vermeyi “vatana ihanet”e yakın bir ahmaklık sayar. Madem akıl büyük nimet, bu nimete saygı göstermek vatanı savunmakla eş değer bir görevdir. O, aksi yani doğru yönde gelişebilecekken akılsızlıkta ısrar edenleri kelimenin gerçek anlamıyla hem kendi aklı için hem kocaman bir milletin geleceği için zararlı bulur. Onlardan uzak durmayı delikanlılık sayar. Akıl, geliştirilmesi ve insanlık yararına kullanılması için verilmiş bir emanetse ve insan emanete ehilse elbette aklını korumak için yanında durana radyoaktivite benzeri zarar veren kasıtlı akılsızlardan uzak durmak emaneti korumaktır, delikanlılıktır. O’nun sevip sevmeme ölçüsü muhatabının akıllılığı ve bu aklı iyiye, güzele kullanma eğilimidir. Aksi, babasının kızı / oğlu da olsa ona sevimsiz gelir. Kötü muhataplara karşı yapılabilecek şey de ya onları geliştirmeye çalışmak veya bir noktadan sonra bunun imkansız olduğu kesinleştiyse “Zülkarneyn seddi”nin imkanlarına sığınmaktır.

O, dünyayı keskin çizgilerle doğu, batı diye ayırmaz. Dünya yekta bir bütündür ve merkezinde bizim yaşadığımız coğrafya vardır. Burası hem doğu hem batıdır. Ne doğu, ne batıdır. Burası dünyanın merkezidir. Dünyanın merkezi Nasreddin hocanın eşeğinin sağ ön ayağının bastığı noktadır. Merkez kültür de bizim inşa ettiğimiz, ürettiğimiz kültürdür ve hedefi dünyaya yayılıp, onu bütünlemektir. Merkezde ahi vardır, aka vardır, fetâ vardır. Kendi ardına bir çizgi çeker ve bu çizginin birkaç asır gerisine kadar yaşanan her şeyi merkezden bakarak taraf olmadan algılar, idrak eder. Enerjisini son birkaç asrın iç tartışmalarına harcamayı kesinkes israf görür. Ne yapılacaksa yeni bir açıyla, yenilenmiş kavramlarla yapılmalıdır.

O’nun duygudurum kontrolü yüksektir. Hem teoride, hem pratikte duygudurum kontrolünü önemser. Kendini çıkan fırsatlarda test eder, geliştirir. Basit, kişisel sorunlar, altkültür ahalisinde yaygın olduğu gibi, kafasında dönüp durmaz. Geçmişten ibret alıp onu geride bırakır ve nonlineer bir üslupla geleceğe akmaya devam eder. Aka, akmaktan geliyor.

O, vefalıdır. İnsaflıdır. Devamlı yükselen bir çizgide zekidir. Hayatı bir sosyal tecrübe yolculuğu olarak görür. Her gün yeni fırsatlar getirmektedir ve o, bu fırsatları kullanarak devamlı bilgisini, görgüsünü, aklını yükseltir. Kendi genetik yapısını iyi tanır ve genetik kodlarında bizzat ameliyatlar yaparak kendi yolunu kendisi açar.

O, iyi bilir ki, sadece kendisi için yaşayan birisi iyi insan değildir. İnsanın iyisi, gerçeği, delikanlısı başkaları için yaşayandır. Basit kişisel hedefler on metre iken o yüz metrelik hedeflere çalışır ki, işin nefsi boyutunda da, kendi hedefi kendisini aşırı meşgul etmez, daha sosyal, daha yüksek hedeflerle uğraştığı için zaman içinde daha da asilleşir, üstünleşir. O asil bir kavmin / sınıfın mensubudur. Bu türden sosyalleşmeye altkültürün bir araya gelişleri “dava adamlığı” diyor. Ben bu ifadeyi çok kullanmıyorum. Kullanmayacağım da. Bu türden artık içi işgal edilip, boşaltılmış ifadeleri çizdiğimiz “fetret dönemi çizgisi”nin gerisinde bırakmak lazım. “Bugün yeni bir gün / yeni şeyler söylemek lazım.”

O’nun kişisel projesi/projeleri vardır. En az bir bilgi alanında gerçek tecrübe biriktirir. CV’si kalabalıktır. Bununla “milli” bir gurur duyar. Aşırı çalışkandır. Tembel ahalinin kınamasından korkmadığı gibi gurur duyar, şeref duyar. Asabiyesi ve asaleti daimdir. “Öteki” diye ayırmaz kimseyi. Bu nonlineer bir bakış açısıdır. Kimseyi rakip görmez. Ne ciddiye alır, ne ciddiye almaz. Öyle bir meselesi yoktur. Varlığı hiçbir şeyin alternatifi değildir. Hayatın özünü, bizzat, her iyi niyetlinin de el atması, el uzatmasıyla hep beraber gerçek hayata yüksek kalite, yüksek verim, iyi üretim, iş, oluş, hareket üzerinden aktarmayı varlık sebebi görür. İnsanın burada bulunmasının temel sebebi, bir araya gelerek “şeytan”dan, “kötü”den, “düzensiz”den üstün olunabileceğini göstermek/ispatlamaktır. Bu, onu iyi temsil eden göstergelerle, belli işlerin sabitlenmesi, var kılınmasıyla mümkündür. Az laf, çok iş. Hiçbir şey yapamıyorsan, otur gördüğün rüyayı yaz. Ama bunu yaparken bile uyduğun belli kurallar, töreler, tespit ettiğin örüntüler olsun.

Yeni insan, yeni iç kavmin, fütüvvet ehlinin töreleri, kodlarıyla tanımlandığı için uzatmıyorum. Yaşayın, bilin. Yaşayın görün.

İKİ SEÇENEK: YENİ ZİHİN VEYA KÖTEK

“Çin halkı, herhangi bir yabancı gücün kendisine zorbalık etmesine asla izin vermeyecektir. Bunu denemeye cesaret edenler kafalarını çelik b...