Turlamaktan Turhan – 2013. macera

film | imece | kişisel gelişim | şah mat | savaş | otobüs | mazhar | girdap
İnsan ne nankör. Yeğenim Ali ve ben Turhan bir film çekecektik. Zülkarn, sislerin arasından gelmiş, bize bunu söylemiş ve sonra geldiği yere yine sislerin arasına karışıp, gitmişti. Ali sigarayı bırakmıştı. Gözleri kan çanağı, uzun kara saçları arkadan bağlı, top sakalıyla hiç uhrevi meselelerin adamı gibi görünmedi bir an gözüme. Sonra bu ayrımcılığa girer, deyip gözüme görüneni görmezden geldim. Film nasıl çekilir biliyordum bilmesine de bu işlerle uğraşmayalı ikiyüzelli, üçyüz sene olmuştu. Hamlamıştım. Çok uğraşmış, didinmiş bazı gayrımuayyen neticelere vasıl olduktan kelli, harç azaldı, yapıya ara verelim diyerek başka taraklarda bez edinmiştim. Hep birinci tekil şahıs açısından konuşuyorum bugün çünkü Yeğenim Ali varla yok arası bir alemde bir görünüyor, bir kayboluyor. Gözleri de kapandı, kapanacak.
Kendimi tedailerin seline bıraktım. Her bir “çağrışım” bir diğerini doğuruyor, şu her parmaktan bir el daha, o ellerin parmaklarından da yeni eller daha, fraktal resim diyorlar şimdilerde, çağrışımlar öyle nuh tufanı oluyordu. Bir film çekmek… Hayali, hayalleri sistemli bir şekilde paketlemek… Sistemli ve asgari de olsa “piyasa” kurallarına riayet ederek... Hayatta uyduğum tek kurallar silsilesi şer-i şerif’in şekil ve ruh aynama yansıyanlarından ibaret biri olarak (tam da ne demekse) bu piyasa lafından hiç hazzetmiyordum. Bir film çekecektik. Film nedir, nasıl çekilir? Hayat da aslında başı ve sonu belirli bir film uzun ama kısa şeridi değil mi!
Film çekeceksek senaryo lazımdır. Tabii bu genel kural. İstisnası da olur. Senaryosuz film olabilir. Senaryo komple yönetmenin kafasındaysa, ki yazılı veya sözlü olmasa da, alem-i misaldekinden başka nüshası olmayan bir senaryo yine var demektir. Yönetmen ne yaptığını bilmeden sahne sahne uç uca ekleyerek, veya sonradan bunları birbirine karıştırarak bir film vücuda getiriyorsa, sonradan ortaya çıksa, bir metne dökülmemiş olsa da ortada yine bir senaryo var demektir. Kader, öldüğümüz anda hayatımız boyunca başımıza gelenlerin tek bir defterde, tek bir levhada yazılmış, takdir edilmiş hali değil mi? (Kaderi kaza, kazayı âtâ bozar.)
Sonra hava bozdu. Gökyüzünden bir ağırlık çöktü her şeye. Bu işi tek başımıza (Yeğenim Ali ve ben) yapmamaya karar verdim. İmece usulü… En yerli usullerimizden. Avcı toplayıcı toplum zamanlarından beri en hakikatli usullerden… Bir usul-ü devr-i kadim… Ama kimlerle?
Dengimizi topladık, sırt çantalarımıza nanoteknolojik usullerle tıkıştırdık, yemek yediğimiz açılır, kapanır tabaklarımızın kapaklarını düğmesini istimal ederek kapatıp, onları ters çevirip, bir hovercraft misali üzerlerinde yer kayağı yaparak ilerlemeye başladık. Nereye? İmece yapacak yeterlilikte insanları bulmayı umduğum yeni bir şehre doğru… Bu işler imece usulüyle ama şehirlerde, şehirlilerle yapılmalı.
Mavi şehrin girişinde üç metrelik bir izbandut kapıcı bize dur etti. Rutin kimlik kontrollerinden sonra her soruya en doğru cevapları verdiğimizden, sağ salim içeri alındık. Vurulmadan girilebilen kapılar, verimsiz şehirlere açılır. İçeri girdik.
Uzun uzun anlatmayacağım. Hava yine kapanabilir. Üç kişi bulduk. Birisi emekli polis. Birisi emekli kültür işleri müdürü. Birisi de Havlucu Mehmet Paşazade İsmail oğlu Namık oğlu İsmet oğlu Zebercet. Önce bu üçünü birbirine ısındırdık. Muhabbetlerini artırdık. O esnalarda bol bol vakit geçirdik. Bu film, sanat işleri aceleye gelmez. Aylarca sabrettik. Senaryo önce hiçbirimizin haberi yokken kafalarımızda oluştu. Hikayesi olan bir adamlar topluluğu oluverdik. Aylar aylar geçti yine. Senaryoyu kağıda döktük. Yeğenim Ali de her zamanki gibi hem ortamın parçasıydı, ama bir zemin döşemesi kadar, hem de aslında orada değildi. Ona kişisel gelişim kitapları okuttum. Ali kişisel gelişti mi? Vay ki ne yazık, hayır!
Senaryo kağıda döküleli birkaç ay olmuştu. Yine birkaç ay… O birkaç aylık süre zarfında senaryo hakkında konuşmadık, düşünmedik, hayal kurmadık. O derunumuzda bir yerlerde kendi kendini doğurmaya devam etti. Sonra oturduk bir isim koyduk. Hızlıca anlatıp, geçiyorum. Zaman da öyle akmıyor mu? “Şah Mat”. Oturaklı bir film ismi olabilirdi. Öyle olsun diye uğraşmadığımız için, tam da o sebepten olmuş olabilirdi. Satrancın tek ifadelik hedef özeti... Oyundan sonra şah ve piyonlar aynı kutuya konur. Bir satranç takımı kutusu ibaresi gibi ama daha derin bir anlamı var bu ifadenin. Şah mat. Şah öldü. Şah mâte.
64 karelik bir evrende kıyasıya savaş. 64 karelik S uzayında x şu olsun, y bu olsun. Pi sayısını da 3,14 olarak alalım. Sonuç, kıyasıya savaş. Kimisi şahını kaybetmeden bırakır. Kimisi de tüyer. Bir oyun mu? Bir oyundan mı ibaret? Bu soruya evet diyen yanılır. Felek çemberlerinin resmi oyunudur satranç. Kimi bilir oynar, kimi bilmez oynar. Kimi bilir oynamaz, kimi bilmez oynamaz. Tembellerin dediği de doğru. Ölünce herkes aynı yerin altına gömülmüyor mu? Ama bir de sonrası var ya… Hakikatine ermek nasip işi!
Film ne oldu diye soracak olursa, çekmekten hiç vaz geçmedik. O senaryonun üzerine yirmi senaryo daha yazdık. Yarısını filme çevirdik. Kimi seyretti, kimi izledi. Kimi beğendi, kimi beğenmedi. Ama biz o asıl filmi bir türlü yapamadık. Zülkarn’a da ayıp oldu. O filmi bir türlü çekemedik. Bu çekilmemiş en güzel filmin hikayesiydi. “En güzel film, henüz çekilmemiş olandır.”
İmece ekibini evlerine, sıcak döşeklerine yolladık. Biz de bu kez hiperuzay kaykaylarımızla değil otobüsle yolculuğumuza devam edecektik.
“Her kim ki bu sırra olursa mazhar, dünyaya bırakır ölmez bir eser.”
Otobüsümüz kıtalararası bir köprünün ortasında yoldan çıkıp, aşağı düştü. Kalanlar suda boğuldu biz bir girdaba kapılıp, sahil-i selamete ulaştık. Umarım ulaşmışızdır. Hayatta zaten girdap girdap üstüne gelmiyor mu? Yeğenim Ali ve ben Turhan, hala girdap girdap turlamaktayız bir yerlerde, bir zamanlarda, bir takım şekillerde…
Ahmet Kubilay

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İKİ SEÇENEK: YENİ ZİHİN VEYA KÖTEK

“Çin halkı, herhangi bir yabancı gücün kendisine zorbalık etmesine asla izin vermeyecektir. Bunu denemeye cesaret edenler kafalarını çelik b...